Psikoloji Ahlak Toplum
 
Yazdır
Yazdır

KORKU


(
Reşat ÖNDER)

 

A-Tarifi

 

Korku (Osm. Havf; Fr. Al. Phobie; İng. Phobia) Hastalıksal kuruntuya dayanan aşırı ve ürküntülü, sindirici gerçek, beklenen yada zihinsel olarak yaratılan bir tehlike karşısındaki duygusal yaşantı. Yunanca Phobos deyiminden yapılan fobi deyimi hastalıksal korku(Os. Havf-ı marazi)’yu dile getirir. Bir acıya yada kötülüğe uğrama olasılığından doğan ve aşırılığa varmayan korkular doğaldır.

En kuvvetli üç heyecandan biride korkudur. Normal korkuya dair olan bilgi, normal öfkeye dair olan bilgiden azdır. Bununla beraber anormal korkuya dair pek çok şey bilinmektedir. Çoğu orta şiddette korku diye sınıflandırılabilecek olan üzüntü, endişe, merak gibi şeyler hakkında epeyce bilgi mevcuttur. Korkunun belki de en kötü yanı ürün vermeyen kısır bir heyecan oluşudur.

Korkuların temelinde kaygı ve endişe vardır. kişiliğin yapısında doğal olarak bulunan ve belirli bir nesnesi olmayan kaygı, korkuda bir nesneye, kişiye, olaya, duruma bağlanmıştır. Kaygıyla korku arasında bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. Çoğu kez de uyarımla orantılı olmayan biçimde ortaya çıkar.

 

1.Kaygı Nedir?

Kaygı (Os. Endişe; Fr. Anxiete; Al. Sorge; İng. Anxiety) Nedeni açık olmayan korku yada giderilemeyen isteklerden doğan sıkıntı... Güvensizlikten doğan tedirgin edici duyguyu dile getirir. Belli bir anlamda tasa ve kuşku deyimleriyle anlamdaştır. Hekimlik dilinde yürek darlığı doğuran bir sıkıntı (İng. Anguısh)’yı dile getirir.

 

a-Kaygının Nedenleri

Heyecanların nedenlerini bireyin çevresini algılayış tarzından ayırmak olanaksızdır. Belirli bir ortam içinde kendisini güven altında ve huzurlu hisseden bireyde korku, yada kaygı olmaz. Diğer yandan aynı çevredeki başka biri, çevreyi tehlikeli bulabilir ve bu algılamayla ilgili heyecanları yaşayabilir. Hangi sosyal ortamın nasıl algılanacağını içinde yetiştiğimiz kültür bize öğretir. Bu nedenle, hangi ortamın hangi tür kaygı yaratacağı bir kültürden diğerine farklı olabilir. Ancak, bütün toplumlar için geçerli bazı genellemeler yapmak olanağı vardır.

a.i)Desteğin Çekilmesi: İlk defa evinden, ailesinden ve evdeki imkânlarından uzak kalmış, başka bir kentte öğrenime başlayan öğrenci buna örnek olabilir.

a.ii)Olumsuz Bir Sonucu Beklemek: Pek hazırlanmadan sınava girme, trafik cezasının belirleneceği trafik mahkemesinde duruşmayı bekleme gibi olumsuz sonuçların ortaya çıkacağı durumlarda kaygı duyarız.

a.iii)İç Çelişki: İnandığımız önemli bir fikirle, yaptığımız davranış arasında bir çelişki ortaya çıktığı zaman kaygı türünden bir gerginlik duyarız... Örneğin, nükleer silahların insanlığı yok edecek güçte tehlikeli bir gelişme içinde olduğuna inanan birey, bu silahların geliştirildiği bir laboratuvar da çalışmak zorunda kalırsa, kendisini sürekli bir gerginlik ve kaygı içinde bulur.

a.iv)Belirsizlik: Gelecekte ne olacağını bilememek insanlar için en belli başlı kaygı nedenlerinden biridir. İlerde olumsuz türden olayların olacağını bilmek, ne olacağını hiç bilmemeye yeğlenir. Tarih içinde insanoğlunu düşünmeye ve keşfetmeye iten nedenlerden biri belirsizliği kaldırmak güdüsü olmuştur. İnsanoğlunun belirsizliği ortadan kaldırmak için sosyal kurumaları ve kültürü, bilim ve teknolojiyi yarattığı söylenebilir.

 

b.Korku ve Kaygı Farkı

Gerçekten korkutucu bir nedeni olan korkular düzgülüdür (normaldir). Korkutucu bir nedeni olmayan korkular hastalıksaldır, bunlara yılgısal korku (Fr. Peur phobigue)da denir. Kaygı, belli bir nesnesi (objesi) olmayan korkudur. Yılgınınsa belli bir nesnesi vardır, ama o nesneden korkulmasının ussal (akli) mantıksal herhangi bir nedeni yoktur. Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu, psikologlara atfen korku ile kaygı arasındaki belirgin farklarını şöyle vermektedir:

“b.i)Kaynak: “Ben arıdan korkarım” örneğinde olduğu gibi, korkunun kaynağını biliriz, ancak kaygının kaynağı belirsizdir.

b.ii)Şiddet: Korku kaygıdan daha şiddetlidir.

b.iii)Süre: Korku daha kısa sürelidir, kaygı ise uzun süre devam eder.”

 

c-Kaygının Fizyolojisi

Genel olarak kaygılı durumda bulunan bir hastada, bu durumda birlikte olan öznel ve nesnel bir çok yakınma ve belirti bulunabilir. Bunlar önem sırasıyla ruhsal olandan bedensel olana doğru şöyledir: Endişe, gerginlik, güvensizlik, korku, panik, şaşkınlık, tedirginlik, ağız kuruluğu, baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, çarpıntı, güçsüzlük, halsızlık, iştahsızlık, kan basıncı düşmesi yada yükselmesi, kas gerginliği, mide-bağırsak yakınmaları, solunum sayısınca artma, terleme, titreme, uykusuzluk, hafif tedirginlikten paniğe kadar giden bir yelpaze üzerinde dağılan kaygıya ilişkin belirtiler, kişinin uyumunu bozmayan ya da bozan nitelikler taşıyabilir.

 

2.Korkunun Türleri

Korku ruhbiliminde, korkunun iki biçimi birbirinden ayırt edilmelidir. a- Korkunun ilk, bilinçsiz ve iç güdüsel biçimi b-Bilinçli düşünmeli ve deneyimli biçimi. İncelemecilerin çoğu korkunun doğuştan olduğu kanısındadırlar.

Özcan Köknel eserinde diyor ki: “Kişilikte bulunan temel kaygının belirli bir kaynağa bağlanmış biçimine göre korkular dörde ayrılabilir:

Nesnelerden Korkma: Bıçak, şiş, ilaç, mikrop vs.

Belirli Durumlardan Korkma: Kapalı yer, meydan, yükseklik, karanlık, gök gürültüsü vs.

Kişilerden Korkma: Öncelikle karşı cinsten, kalabalıktan, kimi insanlarla beraber bulunmaktan vs.

Beden İşlevleriyle ilgili Korkular: Yüz kızarması, terleme, boğulma, kanser vs.

 

 

B-Korkunun Fizyolojisi

 

“Korkunun fizyolojisi bir çok bilginlerce incelenmiştir. Bunlara göre:

1.İrade devimleri makanizması felce uğrar, kederde olduğundan çok güçten düşülür, titretir, ses çattak çıkar yada yok olur, büyük korkularda mıhlanmış gibi tüm devimler durur, canlı kımıldayamaz.

2.Süt, adet ve her türlü salgılar kesilir. Ağız kurur, dil damağa yapışır, ürperir, soğuk ter dökülür, tüyler dimdik olur, solunum durur, boğaz sıkılıyormuş gibi daralır, bağırsak ve böbrek salgıları (ifrâzâtı) etkilenir.

3.Damarlar sıkılır, yürek şiddetle çarpar, ölü gibi sararılır, titrenir, daha yeğin korkularda sonu ölüme varacak bir inme (felç) gerçekleşir. Bu belirtilerin tümü yaşam güçlerinin hızla düşüşünü gösterir. Öyle ki, başkaca hiç bir heyecanda bu kadar belli ve büyük bir düşüşe (tenezzüle) rastlanmaz.”

Korkunun fizyolojisine baktığınız zaman kişinin organizmasını felce uğrattığını görürüz. Burada şunu belirtmekte yarar görüyorum. Özellikle yeni evlilerde kaygı veya korku nedeniyle ciddi cinsel sorunlar yaşanmaktadır. Erkeklerdeki korku veya kaygı iktidarsızlığa, kadınlardaki korku ise eğer uyarılmadan birleşme sağlanırsa tıbbı rahatsızlıklar doğurur. Kısaca kaygı ve korku cinsel yaşamı da etkileyen olumsuz etkilerden biridir.

Ayrıca, şiddetli ve sürekli korkular, alış-verişlerde (çabuk ihtiyarlama, saçların renk kaybetmesi vs. gibi) çok derin düzensizlikler doğurur.

 

 

C-Korkunun Gelişiminde Etkenler

 

Korku; zaaf, düşkünlük ve becerisizlik hislerinin neticesi de olabilir. Korkuları yapan veya meydana getiren bugün içinde yaşamakta olduğumuz fizik ve sosyal dünyamızdır. İnsan dünyadaki fizik kuvvetlerini yenmekte epey yol almıştır; heyecan ve sosyal kuvvetleri kontrol edip edemeyeceği ise ispat edilmeye muhtaçtır.

Korkuların gelişimini besleyen durumlar vardır. bunların en önemlileri şunlarıdır.

Koşullanma: Kişide korku çeşitli yollardan gelişebilir; bunlardan biri koşullanmadır (conditioning). Korkular kolaylıkla koşullanabilir. Bu yüzden her bireyin korkuları diğerinkinden pek azda olsa farklıdır. Hangi yaşta olurlarsa olsunlar korkuların çoğu şartlanmış tepkilerdir.

Simgesellik: Korkular, ana-babanın veya diğer kimselerin anlattıkları öykülerden simgesel (symbolic) olarak da kazanılabilir.

Taklid: Korkular ana-babadan, öğretmenden, yahut ağabey ve ablalardan kopya edilebilir. Örneğin, ana-babanın bir nesne ve durumdan korkması, bu korkuyu gözleyen çocuğun da aynı nesne veya durumdan korkmayı öğrenmesine yol açacaktır.

Algı: Sanılmamalıdır ki bütün heyecanlar, ferdi deneylerden ileri gelmektedir ve hususiyle her korku daima evvelce çekilmiş bir acıdan çıkmaktadır. Korkular bazen dünya konusunda gelişen algıdan oluşur.

Bilgisizlik: Bilgisizlik korkunun en zengin kaynağıdır. Korkunun en etkin ilacıda bilimdir. Korku yeteneği (istidâdı), gelecekte olacak bir kötülüğün düşüncesinden değil, duygusundan doğmaktadır; eş deyişle, düşünsel (fikri) değil, duygusal (hissi)’dir. Bir çok kimselerde görülen korkusuzluk imgelem (muhayyile) yokluğu yüzündendir. Korku heyecanı aşamalıdır, en hafif biçimi kuruntu (vesvese) olup en yeğin (şiddetli) biçimi ürkü (dehşet)tir.

Düşkünlük ve Becerisizlik Hislerinin Neticesi: Korku; zaaf, düşkünlük ve becerisizlik hislerinin neticesinde olabilir. Uzun zaman çocuğa başarısızlığının gösterilmesi veya ileri sürülmesi onu daha çok çalışmaya teşvik eder diye düşünülmüştü. Bu fikre uygun olarak kusurlar üzerinde durmak, başarısızlık göstereni küçültmek ve ertesi defa başarılı olabilmesi için kendisine birkaç pratik teklifte bulunmak pek çok tutulan pedagojik yollardan biri idi. Halbuki böyle bir davranışın korku uyandırması ve yapılan işin gittikçe kötüleşmesine sebep olması pek mümkündür.

 

 

D-Korkunun Gizlenmesi

 

Korkunun keşfedilebilen en kolay belirtileri koşma, yakalama, sarılma veya yardım isteme, titreme veya korku konusu olan şeyi bertaraf etme, yahut da ondan kaçınma, yahut da kaçmadır. Hemen herkesin hayatında korku anları vardır ki, bu anlarda korku belirtileri açıkça görülmektedir.

Öte yandan bazen korkular başka bir hareketin arkasına saklanır. İlk anda onu tespit etme olanağı yoktur. Bu gizleme iki yolla mümkündür.

1.Korku o şekilde başka bir hareketin arkasına saklanıp gizlenir ki, korkunun aksi bir durum, yani hiç bir şey yokmuş gibi bir hal görülür. Korkan bir kimse öfkesini açığa vurabilir. Onun  bu öfkesi bir protesto aracı olarak kullanılmıştır. Bu da bir hücumdur ki, korkunun etkisini azaltıp kendisini korumak için mücadele safhasına girmek demektir. Buna dair basit bir örnek olarak şunu söyleyebiliriz: Dişçiye gitmekten korkan bir kimse, dişçiye gitmesi gerektiği kendisine söylendiği vakit aksilik etmeye başlar.

2.Korku: Gene çok fazla yumuşak başlı olma haliyle de saklanabilmektedir. Uysallık da aynı şekilde korkunun maskesi olabilir. Çok fazla iyi gözüken ergenlik çağı genci korkular içinde yaşayan bir kişi olabilir. Çok fazla iyi gözüken ergenlik çağı genci korkular içinde yaşayan bir kişi olabilir. Onun çok iyi görünme hali, kendisinin cezalandırılma ilgisiz karşılanma veya reddedilme korkusundan kişiliğini koruması için kullanılmış birer aracı olabilirler.

 

 

E-Korkunun Kontrolü, Tedavisi ve Önemi

 

Ürkmüş olan veya korku duyan bir yetişkin tepkilerini umumiyetle bir çocuktan veya ergenden daha iyi kontrol edebilir; fakat uzun süren bir gerginlik onun direncini kırıp onu çocuk seviyesine ingirebilir ve tıpkı bir çocuk gibi ağladığı, kaskatı kesildiği veya kaçtığı görülebilir. Nitekim ilk çocuğunu doğururken genç karısının yirmi dört saat ağrı ve sancı ile mücadelesi nice erkeği merak ve üzüntüden olduğu yere yığıvermiştir... Yalnız insan büyüdükçe, korku  tepkilerini daha çok kontrolü altına alır ve elinden geldiği zaman onlardan kaçınır ve korunur.

Bu heyecan hali çocuğun fıtratında mevcuttur. Ancak eğitimle gelişir ve çeşitlenir... Korkunun hastalıklaşmış şekli olan kaygı ve fobinin temelinde de yanlış eğitimin yattığı bilinmektedir. Korkaklığın insanı pısırık, çekingen, iki yüzlü, içten pazarlıklı ve dalkavuk yaptığına, gerçek kimliğini belli edemeyeceğine, fikirlerini rahat ve serbest söyleyemeyeceğine, dolayısıyla ahlakı manada şahsiyet ve karakter sahibi olamayacağına dikkat çekilmiştir.

Korkunun doğal ve hastalıksal biçimlerini ayırmak için elimizde sağlam bir ölçüt vardır. yararlı olacak yerde zararlı, korunma aracı olacak yerde yıkıntı aracı olan bütün korkular hastalıksaldır. Hastalıksal korkuların sağaltımı (tedavisi) de olanaksızdır. Fröydcü anlayışa bağlı olanlar ruhsal çözümlemeyi (psikanalizi), başka hekimler kimi yatıştırıcı (Os. Musekkin; Fr.Sedatif)’lar gibi  etkisi kısa sürede geçici ilaç (Fr.Palliatif)’lar önermektedirler. Gerçekte bu hastalara “hastalıklarıyla birlikte yaşamalarını öğretmek”ten başka yapacak bir şey yoktur.

Hayatın için kendisini atmış olan hiç kimse korkudan uzakta kalmış olarak yaşama imkânlarına sahip değildir. Korkuyu bertaraf etmenin yolu korkuya teslim olmaktır. Bu bir kimsenin hali hazır ve istikbalin getireceği şeylere karşı koyamadığı için korkmasıdır ki, burada ancak teslim bayrağını çekmekten başka bir çare yoktur. Daha değişik bir ifade ile denir ki; korkuyu yenmek için en iyi çare, onu doğrudan ele almak ve dolambaçlı yollara başvurmamaktır. Örneğin, çocuk okulda bir dersten sınıfta kalmaktan veya kırık not almaktan korkuyorsa o dersteki başarısızlığını azaltma ihtimali olan metotlarla çalışmalı öğrenmesini sağlamalıdır.

Eğer çocuk bir hayvandan veya nesneden korkuyorsa bunun tedavisi iki yolla yapılabilir:

1.Yeniden Şartlanma Metodu: Bu metot korkulan hayvan veya nesnenin zararsızlığını şartlanma yolu ile çocuğa yeniden kazandırmaktır. Şartlanma metodu ağır bir tempoda yapılması gerekir, acele sonuç alınması beklenmmelidir.

2.Kullanmama Metodu: Bu metod çocuğun korktuğu şeyde bir süre uzak tutmakla gerçekleştirilir. Eğer korkulan nesne çocuk için cidden zararlı yönü varsa bu metot daha geçerlidir. Örneğin, ısıran mahalle köpeğinden uzak tutma gibi.

Korkunun, tehlike ile karşılaşınca insanı ondan uzaklaştırmadaki rolü apaçıktır. O halde eğitimin gayesi bir tepki olarak korkuyu ortadan kaldırmak değil, tersine değeri büyük olan bu davranış tipini faydalı maksatlara hizmet edecek fırsat ve haller için sağlamak olmalıdır. Hiç kimse çocukların umacıdan korkmasını istemez. Fakat, tehlikeli, vahşi bir hayvandan kendisini kurtarmak için teşebbüse geçmeyecek kadar korkusuz olması da istenecek bir şey değildir.

Korku, kendi başına hoş olmayan, itibarsız sayılan bir heyecandır. Fakat, korku uyandıran tehlikeli durumdan kaçmak bir hoşnutluk uyandırabilir. Umumiyetle insanların ağlamaktan kaçındıkları kabul edilmiştir. Fakat bir çok genç kızlar gözyaşı dökmekten hoşlanırlar. Heyecanlardan hoşlanma zevki insandan insana çok değişir; onun için çocuğunu cezalandırmak isteyen bir anne ona bir zevk ve hoşlanma temin etmediğinden emin olmak zaruretindedir.

Şu da bilinmekte yarar görüyorum ki korkuları ortadan kaldırmak için alınan tedbirler ve ortaya konan imkânlar bazen korku sebebi olabilirler. Bundan dolayı gerek korkuların kontrolünde, gerekse tedavisinde izlenecek yolların seçimine; metotların uygulanışına çok dikkat edilmesi gerekir. korkunun özellikle insanlar arası mesafeyi açtığını hepimiz bilmekteyiz. Bazen mesafenin korunması, bazen de mesafenin kısaltılmasının yararı kaçınılmazdır. Burada önemli olan korkuların bilinçli hale getirilip getirilmemesidir. Neticesi faydalı korkular normal, neticesi faydasız korkular da anormal olduğunun bilinmesidir.

 

 

F-Korkunun Olumlu Yönleri Var mıdır?

 

Korkunun bu kadar menfi tesirleri yanında ruh sağlığı bakımından her zaman zararlı olduğu da söylenemez. Zira korkuların çeşitli derece ve tezahürleriyle şahsı zarar ve fenalıklara karşı koruduğu bilinen bir gerçektir. Örneğin, korku ekseriya tedbirli ve ihtiyatlı olmayı teşvik ederken, bir taraftan da her günkü hayata zevk ve heyecan katmaya yardım etmesi de mümkündür. Ayrıca başkalarının rica ve nasihatlerinin fayda vermediği zamanlarda, yerinde ve zamanındaki bir korku şahsın davranışlarını düzeltmeye de fayda verebilir. Böylece korku, bir kontrol ve yetiştirme aracı olarak kullanılmış olur.

Korku, kişilik için tehlikeli olan tepkilere karşı benliği savunur. İçten gelen, genellikle cinsel yada saldırgan nitelik taşıyan baskılara karşı benliği ve kişiliği korur. Bir çok kimselerde görülen korkusuzluk ingelem (muhayyile) yokluğu yüzündendir. Bundan ötürü kişide oluşan korkusuzluk hayatta olumlu neticeler vereceğini savunmak mantıklı olmasa gerek.

 

 

G-Korkuda Zihinsel Fonksiyonlar

 

İnsanın bedensel ve ruhsal yönünü birbirinden ayırmak zordur. Zira insan beyni ile vücudunun sürekli olarak birbirleriyle ilişkide olduğu açıktır. Örneğin, zehirlenmede olduğu gibi fiziksel bir neden zihinsel belirtiler oluşturuyorsa, zihinsel nedenlerinde fiziksel belirtiler oluşturabileceğini anlamak zor değildir.

Herkes heyecansallığın uzun süren tedirginliklerde, aşırı yorgunluklarda, bitkinlikte çok defa büyük olduğunu bilir. Zihnen yorgun olduğumuz zaman heyecan dalgaları kendilerini naza çekmeden ortaya çıkar. Eğer heyecansal tepkiler çok kuvvetli ise, bir frenleme eksikliği var gibidir. Bu frenleme hatası nereden geliyor? Beyin kabuğu bozguna uğramışsa heyecan daha da çabuk mu ortaya çıkıyor?... Durum tamamen böyle. Bu çok önemli: İnsanlarda denge ve rahatlığın tüm kuralı burada yatıyor.

Korku insanın bütün yaşamını kapladığı, özgür davranışlarını sınırladığı, iradeyi ortadan kaldırdığında, insanı tutsak duruma düşürür. Beyin kabuğu önemli bir fren görevi yüklenmiştir. Ancak kendisinin de heyecanın etkisiyle bozulmamış olması gerekir.

Magnan; korkularda, takınaklı düşünce ve davranışlarda “zihinsel güçte bozukluk sonucu” irade azalması olduğunu ileri sürmüştür.

Korkular, takınaklı ve zorlu düşünceler bir sınır içinde iradenin denetimi altında kalabilir. Başka bir deyişle, kişiliğin güçleri bunları örtebilir. Böylece insan duyduğu aşırı kaygı ve endişeye karşın günlük uyumunu sürdürmeye başarabilir... Bu denetim ortadan kalkarsa korku, zorlu ve takınaklı düşüncelerin içeriğine göre türlü davranış bozuklukları ve sapmaları ortaya çıkar. İnsanın bütün kişilik güçleri ve iradesi tutsak olduğu düşüncenin egemenliği altına girer. Heyecanlı insanın görünüşü çoğu zaman bir budalanınkini andırır, böyle bir kimse insana bir zihni iktidarsızlık intibaını verir.

Aşırı itaat, kişide iradeli hareket ve düşünme gücünü yok ettiği gibi aşrı korku da kişide iradeli hareket ve düşünme gücünü felce uğratır. Bu kişi yada kişiler korkutucu, tehdit edici telkinlere açıktır. Psikolojik savaşın can alıcı noktası budur. Çünkü, sindirilmiş kişi yada toplumlar açık kapı bulduklarında korunma güdüleri ya kaçmaya zorlar yada boyun eğdirir.

Korkunun baskısıyla oluşturulan bütün ilişkiler geçici ve sağlıksızdır. Bu ister bireysel, ister toplumsal düzeyde olsun netice değişmez. Bazen korku içinde olan birey veya guruplar, korkulan kişi ve kişilerce değil de üçüncü kişi veya kişilerce istismar edilebilirler. Bu bir noktada sağlıksız ilişkiyi doğurur.

Korkunun bazı, belirgin özellikleri

-Korku, kaynağı bilinen, şiddetli ve kısa süren bir heyecan türüdür.

-Korkuları meydana getiren fizik ve sosyal dünyamızdır.

-Korku, fizyolojinin düzenini bozar, kontrolden çıkarır.

-Korku, bilinci ve iradeyi dumura uğratabilir.

-Korku, değişik yollarla gizlenebilir.

-Korku, heyecanı doğuştandır.

-Korku veren durumlar yaş ilerledikçe değişir.

-Yaş ilerledikçe korku uyandıran şeylerin sayısınca kesin bir azalma olur.

-Çocuğun korkuları nispeten basit ve şahsidir. Ergenlerin korkuları başlıca sosyal kaynaklardan gelir.

-Korkuyu kontrol etmede yaş önemli rol oynar.

-Korku bazen kişilik için tehlikeli olan tepkilere karşı kişiliği korunur.

 

 

 

 

 

III. HÜZÜN

 

A- Tarifi

 

Keder, sevdiği bir kimseyi yada bir şeyi yitiren bir insanın bir türlü kendini avutamaması halinde ortaya çıkan bir duygudur. Öteki duygular gibi kederde bir hoşnutsuzluk yada zayıflık duygusunu telafi eder ve daha iyi bir duruma ulaşma çabasına yol açar. Bu bakımdan bir öfke nöbetinin taşıdığı değeri taşımaktadır. Aradaki fark, kederin başka bir uyarımın sonucu olması, farklı bir tavırla belirlenmesi ve değişik bir yöntem kullanmasıdır. Başka duygularda olduğu gibi üstün olma çabasına burada da rastlanır; şu var ki, öfkeli bir insan kendi değerini yükseltmeye, kendisine karşı çıkan insanın değerini ise küçültmeye çalışmaktadır ve öfkesi kendisine karşı koyan kimseye yönelmiştir. Keder ise, ruhsal alanda tam içine kapanmaya yol açmakta ve bu da daha sonra kederli bir insanın kendi  değerini yükseltmesini ve belli bir tatmin duymasını mümkün kılan dışa doğru bir açılmanın ön şartını oluşturmaktadır. Kıskanmak, hoşlanmak, ve kederlenmek gibi iç yaşantıların en önemli niteliği öznel oluşudur.

 

1- Hüznün Türleri

Hüzün genellikle insanları birbirinden uzaklaştıran bir heyecan çeşididir. Çünkü, fizyolojik ve psikolojik bir çökkünlük insanı sarmıştır. Sempati, tebessüm, sıcak ilgi ve empati gibi olumlu yönler askıya alınmış, kederli kişi elem yüklü fantezileriyle uğraş vermekte yada insanı sıkan ağlayışları ve yakınmaları öne çıkmıştır. Peki kederlenmenin sebepleri nelerdir? Hangi temel unsurlar kişiyi bu sevimsiz konuma düşürmüştür; gerçekten ilgi beklerken itici hale getirmiştir? İşte, bu sorulara vereceğimiz cevaplar hüznün türlerini oluşturduğu kanaatindeyiz. İleride  bu  görüş  ayrıca delillendirileceğinden  burada ayrıntılarına girmeyeceğiz. Hüznün türleri dörttür:

a)İnsanın kişiliğini ve özünü rahatsız eden olumsuzlukların, kaynağı ne olursa olsun dıştan gelmesiyle oluşan psikolojik çökkünlük halidir. Kur’an terminolojisinde buna hüzn (       ) denir.

b)İnsanın dış dünyadan aldığı yada beklediği, benini rahatlatan, ruhunu aydınlatan şeylerin kesintiye uğraması, kesilmesi halinde ortaya çıkan psikolojik bir bunalım halidir. Bir başka deyişle ümitsizliğe düşme, kararma, erimedir. Kur’an bu kelimeyi ayrı bir konuda kullanmakla beraber bu manayı çağrıştırır. Bu keder (           ) dir. Keder, hüznün en ağır biçimidir. insanı dış dünya ile ilişkisini koparıp intihara kadar götürür. Bu tipler, kendileri intihara giderken, sevdiklerinide beraberinde olmasını ister. Çocuklarıyla intihar eden anneler buna en güzel örnektir. Tedavisi ümit aşılamaktır.  

  1. İnsanın sergilediği yanlışların kişiliğini, benini rahatsız etmesidir. Bireyin kendi kendini kontrol etmesiyle oluşan bir vicdan azabıdır. Bu yapılan yanlışlık ister kendine, ister çenresine yapmış olsun değişmez. Kur’an bu tür olgulara ğamm (     ) demektedir.
  2. İnsanın  kendinden kaynaklanan yada dıştan gelen olumsuzlukları önlemedeki yetersizliğinden doğan güvensizlik halinin yarattığı iç sıkışması halidir. Kur’an’da ğill (         ) olarak geçmektedir. Türkçemizde tasa   olarak kullanılmaktadır.

 

 

B- Hüznün Fizyolojisi

 

Bedenimiz iç dünyamızı saran  bir eldivendir ve varlığımızın dünyaya açılışıdır. Bu varlık ancak bilinçli bir duyarlılıkla kavranabilir. Gerçek duygu ve düşüncelerimizi kelimelerin arkasına gizlemek belki mümkündür ama, beden dilimizi gizlememiz çok kere mümkün değildir. Duygu ve düşüncelerin anlaşılması da kelimeler değil, beden esastır.

Keder (büyük bitkinlik, çökük, eğik duruş, düşük omuz ve eller, donuk yüz ifadesi, ten ve bakış hareketsizliği, ağırlaşmış solunma ve kan dolaşımı, atar damar tansiyonunun düşmesi, kasıl ve pişik süre durum gibi) çökkün şekli alabildiği gibi (fiziksel ve psişik taşkınlık, bağırmalar, ağlamalar, iniltiler, solunum ve kan dolaşımının daha büyük bir etkinliği gibi) şekilde de olur. Buna göre faal kederin fizyolojik  tasviri bazı yönlerden faal sevinç tasvirine benzeyecektir. Bunun tersine olarak pasif keder tasviri, bazı yönlerden sakin, kendinden geçmiş insanda görülen sevinç tasvirini hatırlatacaktır. Bununla beraber manevi kederin tesiri altında kalan insan, aslında bir çökkünlük ve yorgunluktan kurtulamaz. Keder duygusu, sözgelişi, yemek yemek istememe şeklinde ortaya çıkabilir ve böylece kederli bir insan gerçekten zayıflar ve tam bir “kederli tablo” yaratır.

 

 

C- Hüznün Gizlenmesi

 

İnsanı saran, sarmalayan; fizyolojisini ve psikolojisini harekete geçiren bir heyecanın gizlenmesi kolay değildir. Belki de hiç yoktur. Aşırı çökkünlük ya da taşkınlık önlenerek hafifletilebilir. Bu hafifletme irade ve zihin faaliyetinin henüz dejenere olmadan mümkündür. Yoksa şiddetli bir hüzün bireyin iç dünyasına çökmüşse zihni artık saçma, kötümser fantezilerle karamış, fizyolojisi ise iç çöküşü tercüme etmektedir.

 Hüzün bir iç yaşantıdır ve en önemli özelliği öznel oluşudur.   Bir nevi manevi hastalıktır. Melankolik kimse, gerçek veya uydurma her türlü konudan kederlenir, taşkın heyecanlı kimse başına gelen her şeyden memnun olur. Bunların hepsi heyecanlarına mânâ verirler, onlara mantıklı nedenler ararlar ve nihayet onları da bulurlar; fakat, bu görüşteki nedenleri, gerçekte neticelerden ibarettir.

 

 

D- Hüznün Tedavisi

 

Bir kimseye bir hüznün nasıl giderileceğini öğretmek şüphesiz ki zaman ve sabır meselesidir. İbn Miskeveyh bu bağlamda şunları ifade etmektedir:

“Üzüntü ruhi bir acıdır. Bu, sevilen bir şeyin kaybedilmesi veya istenilen bir şeyin elde edilmemesi sonucu ortaya çıkar. Üzüntünün sebebi, maddi varlıklara ve bedeni isteklere gösterilen hırs ve aç gözlülük, kaybedilen veya elde edilemeyen şeylere duyulan hasrettir.”

“Dünya nimetlerinden elde ettiği şeylerin yanında sürekli olarak kalacağını düşünen veya kaybettiği her şeyin mutlaka kendi mülkiyetine geri döneceğini sanan kimse, bunları yitirince üzülür. Eğer insan kendisine karşı adaletli olur ve dünyadaki bütün şeylerin sâbit ve sürekli olmadığını, sürekli ve sabit olanın akıl aleminde olduğunu bilirse, ne imkansız olanı ümit eder, ne de onun ardından gider. Böyle bir şeye ümit bağlamayınca, bu dünyada arzu ettiği şeylerin kaybolmasından dolayı üzülmez. Çabalarını temiz amaçlara yöneltir, sevilen kalıcı şeyleri aramakla yetinir. Tabiatında kalıcılık ve süreklilik bulunmayan şeylerden yüz çevirir.......Fakat imkansız olanı isteyen kimse büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Hayal kırıklığına uğrayan kimse sürekli olarak üzgün olur ve üzgün olan kimse ise mutsuz olur.”

“Tersine iyi alışkanlığın bilincine varan, elde ettiği şeylerle memnun olan ve bir şey kaybedince üzülmeyen kimse de, daima sevinçli ve mutlu bir kişidir.”

 

 

E- Hüzünlü İnsanların Hayat İle İlişkisi

 

Hüzün insanları birbirinden uzaklaştıran bir heyecan çeşidi olduğunu belirtmiştik. Hüzün bir iç daralması ve kararmasıdır. Bu olumsuz öznel yaşantı, insanların algıladıklarının bir sonucudur. Psikolog Baltaş “Bedenin Dili” adlı eserinde algıyı şöyle yorumluyor: “ Biz kendimizi ve çevremizi ancak kendi bedenimizle algılayabiliriz. Sinir sistemi ve duyu organları çevreden aldıkları uyaranları beyne gönderirler. Bu uyaranlar beyinde iki yönlü değerlendirilir. Birincisi yaşantının kendisini, ikincisi de bu yaşantının hoş veya nahoş olarak değerlendirilmesidir. Bu değerlendirilmeleri kullanarak dünyaya karşı kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda bir tavır alırız.

Tavırlarımız; algılarımızın bir neticesidir. Netice olarak sergilenen davranışlarımız karşısında olumlu veya olumsuz bütün etkiler de algılarımızı etkilemektedir. Diğer bir deyişle bu, içten dışa, dıştan içe sürekli bir etkiler hareketinin varlığını gösterir. Bu bağlamda A. Adler’in insanların paradigmalarını esas alarak sempatik ve karamsar tip diye insanları ele alırken karamsar tipler hakkında şu tespitlerde bulunuyor:

“Sempatik tipin tam tersine, her zaman neşe kaçıran ve bozgunculuk eden tiplerin bulunduğunu da görürüz. Bu gibi kimseler, dünyayı çeşitli acılar  ve ıstıraplarla dolu bir hüzün diyarı olarak tanımlarlar. Bazıları bütün hayatları boyunca sanki dünya yıkılmış da altında kalmış gibidirler. En ufak bir güçlüğe gerektiğinden çok büyütürler, geleceği karanlık ve kasvetli görürler. Bu tip insanlar, başkalarının mutlu olduğu bir durumda Kassandra’nın  yapabileceği cinsten iç karartan kehanetlerle onların mutluluğunu bozmak için ellerinden geleni yaparlar. Her bakımdan kötümserdirler. Yakın çevrelerinden birinin mutlu olduğunu gördükleri zaman rahatsız olurlar ve olayın karanlık bir yanını bulmaya çalışırlar. Bunu yalnızca sözleri ile değil bir takım bozgun davranışları ile de yaparlar; böylece başkalarının mutlu olarak yaşamasını ve insanlık âlemine katılmış olmanın verdiği zevkten pay almasını engellemiş olurlar.”

Kederli insan durmadan şikâyet eder ve bu yüzden başka insanlarla çatışır. İnsan tabiatında keder ne kadar tabii bir şey olursa olsun, bunun aşırı bir hal alması topluma karşı takınılan düşmanca bir tavrı dile getirmektedir. Bazen hüzünlü kişi, hüznünü istismar aracı yaparak yakınlarına yük olmaktadır.

 

 

F-Hüzünde Zihinsel Fonksiyonlar

 

“Heyecanın etkisi eylem için olduğu kadar, düşünce içinde felce uğratıcı olabilir. Heyecan zihinde boşluk doğurur; insan ne söyleyeceğini ne de yapacağını bilir. Artık düşünemez, somut durumda artık açıkça göremez, söylenilen sözleri anlamaz olur; diğer bazı hallerde de yalnız düşüncenin işleyişinde bir ağırlaşma, bir durgunluk vardır, heyecanlı insanın görünüşü çoğu zaman bir budalanınkini andırır, böyle bir kimse insana bir zihni iktidarsızlık intibaını verir... Zihin boşalması, zihni pasiflik ve dalgınlıkla beraber görülen tasasız sevinçler vardır. Vecd halindeki insan, düşüncesinde kolaylık ve yüksek bir açıklık bulunduğu ve bu halde iken derin bir düşünce faaliyetinde bulunduğu düşünebilir. Fakat bu izlenime müsmir hiçbir işin, verimli hiçbir faaliyetin tekabülü etmediği, hatta bu düşünce konusunun bile zihinden uzaklaşmış olduğu muhakkak gibidir. Buna karşılık, gerçek zihin faaliyeti eseri gösteren kederler vardır. Örneğin; keder verici bir konu üzerinde şiddetli ve derin düşünce,  vicdan azabı, olabilecek olan veya olması gereken şeye aklın takılıp kalması, pratik problemleri çözmek için yorucu çaba, vs. gibi. Fakat heyecan ister taşkın, ister sönük olsun, onun yarattığı zihni faaliyet hiçbir zaman normal faaliyetin ayni değildir. Onda daima aksiyon ve düşüncenin iradeli kontrolünün azalması görülür.

İrade, kişinin bir hareketi isteyerek yapmasını veya yapmamasını emreden güç olduğuna göre iradeli kontrolün azalması kişinin kontrolsüz davranışlar sergilediğini gösterir. Bu kişiler arası ilişkilerde kaos demektir.

İradi bir hareketin dört aşaması vardır: a-Amaç, b-Düşünme ve muhakeme etme, c-Seçim ve karar, d-Davranıştır. Bu aşamaların gerçekleşebilmesi, duyguların sağlam olmasına ve zihin faaliyetinin normal çalışmasına bağlıdır.

Melankolik, mistik perseküsyon ve sanrı deliri geçirenlerin çoğu şiddetli hüznü yaşayanlardır. Taşkın davranışlar gibi göze batmayan diğer bir deyişle medyatik olmayan ruh hastalıkları, ortaya konan kısmı sadece küpten sızanıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.e., “Korku” mad.

KÖKNEL, a.g.e., s.73.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.g.e., “Korku” mad.,

COLE-MORGAN, a.g.e., s.90.

COLE-MORGAN, a.e., s.95.

KÖKNEL, a.g.e., s.263.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.g.e., “Kaygı” mad.

CÜCELOĞLU, İnsan ve Davranışı, a.g.e., s. 277.

CÜCELOĞLU, a.e., s. 277.

CÜCELOĞLU, a.e., s. 277.

CÜCELOĞLU, a.e., s. 278.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.g.e., “Korku” mad.

CÜCELOĞLU, a.g.e., s. 277.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.g.e., “Kaygı” mad.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.e., “Korku” mad.

KÖKNEL, a.g.e., s.263.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.g.e., “Korku” mad.

GUILLAUME, a.g.e., s.84-85.

COLE-MORGAN, a.g.e., s.95.

COLE-MORGAN, a.e., s.93.

MORGAN, Psikolojiye Giriş, a.g.e, s.227.

COLE-MORGAN, a.g.e., s.95.

MORGAN, Psikolojiye Giriş, a.g.e, s.228.

COLE-MORGAN, Çocukluk ve Gençlik Psikolojisi, a.g.e., s.96.

MORGAN, C.T.; a.g.e, s.228.

GUILLAUME, a.g.e., s.86.

MORGAN, a.g.e, s.228.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.g.e., “Korku” mad.

COLE-MORGAN, a.g.e., s.95.

JERSİLD, Gençlik Psikolojisi, a.g.e., s.192.

JERSİLD, a.e., s.192.

JERSİLD, a.e., s.193.

COLE-MORGAN, a.g.e., s.94-95.

TÜTÜNCÜ,  DEÜİFD. c.IV, s.275. 

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.g.e., “Korku” mad.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.e., “Korku” mad.

JERSİLD, a.g.e., s.190.

COLE-MORGAN, a.g.e., s.100.

COLE-MORGAN, a.g.e., s.99.

COLE-MORGAN, a.e., s.109.

COLE-MORGAN, a.e., s.93.

TÜTÜNCÜ, DEÜ İFD. c. IV, s.276-277.

KÖKNEL, a.g.e., s.263.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.g.e., “Korku” mad.

DACO, Çağdaş Psikolojinin ..., a.g.e., s.283.

DACO, a.e., s.288.

KÖKNEL, Kişilik, a.g.e., s.263.

DACO, a.g.e., s.286.

KÖKNEL, a.g.e., s.264.

KÖKNEL, a.e., s.2632

GUILLAUME, a.g.e., s.78.

ADLER, a.g.e., s.172.

CÜCELOĞLU, İnsan ve Davranışı, a.g.e., s. 277.

COLE-MORGAN, Çocukluk ve Gençlik Psikolojisi, a.g.e., s.93.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.g.e., “Korku” mad.

GUILLAUME, Psikoloji, a.g.e., s.78.

JERSİLD, Gençlik Psikolojisi, a.g.e., s.192

TÜTÜNCÜ, DEÜ İFD. c. IV, s.275.

MORGAN, Psikolojiye Giriş,  a.g.e, s.227.

COLE-MORGAN, a.g.e., s.93.

COLE-MORGAN, a.e., s.93-94.

COLE-MORGAN, a.e., s.94.

KÖKNEL, Kişilik, a.g.e., s.266.

ADLER, a.g.e., s.172.

BALTAŞ, Zuhal; BALTAŞ, Acar; Bedenin Dili, 2.baskı, Remzi Kitabevi, 1992, s.17.

HANÇERLİOĞLU, Ruhbilim, a.g.e., Haz mad.

BALTAŞ, a.g.e., s.11.

BALTAŞ, a.e., s.13.

GUILLAUME, a.g.e., s.72.

ADLER, a.g.e., s.428.

BALTAŞ, a.g.e., s.17.

GUILLAUME, a.g.e., s.85.

GUILLAUME, a.e., s.81.

COLE-MORGAN, a.g.e., s.102.

İBN MİSKEVEYH, Ahlakı Olgunlaştırma, 1.baskı, (çev:Abdülkadir Şener, Cihad Tunç, İsmet Kayaoğlu), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 528, Ankara, 1983, s.194-195.

BALTAŞ, a.g.e., s.11-12.

ADLER, a.g.e., s.404-405.

ADLER, a.e., s.426.

ADLER, a.e., s.426.

GUILLAUME, a.g.e., s.78.

PEKER, Hüseyin; Din Psikolojisi, Sönmez Matbaa ve Yayınevi, Samsun,1993, s.81.

PEKER, a.e., s.81.

 


Bilim İnsanları
Copyright © 2007- 2026 https://www.psikoloji-ahlak-toplum.com
Web Desing : Reşat ÖNDER