HEYECANLARIN DİNDEKİ YERİ
(Reşat ÖNDER)
Her din mukaddesât ile ilgili belirli bazı tasarımlar ve hatta yüksek bir din söz konusu olduğu oranda, belirli bazı fikirler içerir. Fakat, hiç bir din sadece bir tasarımlar, fikirler toplamından ibaret değildir. Din asla, özellikle bir görüş, tasarım ve düşünme sorunu, bir kavrama konusundan ibaret olmamış, aksine daima aynı zamanda bir duygu, iradi bir davranış sorunu olarak karşımıza çıkmıştır. Başka bir deyişle din, tabiatüstü ile ilişkiye dayalı olarak dünyanın ve hayatın bütün yönlerini birleştirmeye yönelir. Bu birleştirme, bir kavramlar düzenlemesi olmayıp, canlı ilişki ve yaşayış bütünlüğüdür.
Bu espriyi bilen İkbâl’e göre dinin asıl hedefi ve fonksiyonu, insan kişiliğini kuvvetlendirmek ve ona sağlam bir yapı kazandırmaktır. Bu nedenle insan hayatı boyunca aralıklarla da olsa heyecanları yaşaması ve heyecanların yaptığı bedensel, ruhsal ve zihinsel yıkımı ve aynı zamanda kişiler arası ilişkilerde yarattığı olumsuzlukları dikkate alındığında dinlerin bu konuda ilgisiz kalmaları, bazı prensipler vazetmemeleri düşünülemezdi.
Birey kaynaklı olan heyecanlar, aslında getirdikleri ve ürettikleri dikkate alındığında toplumdan soyutlanamayacağı, ancak toplumda değer bulduğunu görmekteyiz. Bu bölümde İslam’ın heyecanlara bakış açısını ana hatlarıyla Kur’an’ın ayetleri ve Hz. Muhammed’in sözleriyle ehemmiyetine atıfta bulunup özetlemeye çalışacağız. Bu bağlamda şunu belirtmekte yarar vardır. özellikle Kur’an genelde ele aldığı konularda ayrıntılara girmemiş akla ve ilme atıf yaparak insanların çalışmalarını teşvik etmiş, ürettikleri güzelliklere, doğrulara ve gerçeklere değer vermiştir.
Bu nedenle önceki bölümlerdeki ilmi verileri ayet ve hadislerin açıklamaları olarak kabul etmek mümkündür. Ayetleri yorumlama çalışmaları ne ilk olmuş ne de son olacaktır. İlmi yorumlar ve bulgular da asla son değildir. Geçmiş İslâm bilginlerinin konumuzla ilgili bilgileri, günümüz bilginlerinin tespitlerinden çok geridir. Dinin konuya bakışı ile psikoloji biliminin konuya bakışı ve ele alış metotlarının da farklı olduklarını belirtmek gerekir.
- ÖFKE
- Ayetlerde Öfke
Kur’an’da “öfke” kavramı Arapça’nın dil yapısı ve ilahi hikmet gereği öfkenin belirgin ana özelliklerini vurgulamak için tek kelimeyle anlatılmaz. Ortak manası “öfke” olduğu halde işlev ve içerikleri yönünden farklı mesajlar getirir. Fert ve toplum için genelde olumsuz fonksiyonlar içeren öfke dört ayrı kelimeyle toplam kırkbeş yerde geçmektedir.
1.Öfke-Davranış İlişkisi
Allah Kur’an’da müminlere atıfla: “Onlar büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar, kızdıkları zamanda onlar, affederler” buyurmaktadır.
Ayette büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınmanın öfkeye sebep olmama bakımından çok önemli olduğu vurgulanmıştır. Demek ki mü’min öfkeye sebep olacak davranışlardan kaçınacak; kendilerini öfkelendiren tutum ve davranışlarda bulunanlara karşı bağışlayıcı olacaktır.
Öfke insanı çok kötü durumlara düşürür, insana istemediği işlerini yaptırır. Hatta, bazen yuvaları söndürür. Bir çok cinayet öfke yüzünden işlenir. Öfkeye kapılan insan çoğu kez derin pişmanlık içine düşer. “Öfkeyle kalkan zararla oturur” demişlerdir. Bundan dolayı Kur’an Allah’tan korkan mü’minlerin öfkelerine hakim olduklarını belirtmekte, Allah’ın elçisi de öfkeye kapılmamayı öğütlemektedir.
2.Öfke-Menfaat İlişkisi
Mal ve menfaatin insan üzerinde ciddi psikolojik etkisi vardır. Allah Kur'an’da münafıklara atfen şöyle buyurmaktadır.
“Onlardan kimi de sadakalar(ın bölüştürülmesi hususun) da sana dil uzatır. Eğer o sadakalardan kendilerine pay verilirse hoşlanırlar, onlardan kendilerine verilmezse hemen kızarlar.”
Ayet, belli bir olay üzerinde değil, münafıkların genel davranışları belirtmek üzere kendinden önceki ayetlerle beraber inmiştir... Münafıklar, hep kendilerini düşünen bencil menfaatçi insanlardır. Bunlar zekatların dağıtımında da peygambere itiraz etmişler, istedikleri kadar pay alamayınca kızmışlar onu çekiştirmişlerdir. Böyle yapan bir tek kişi değil bir çok kişidir.
Ayette mal ve çıkarların temini noktasında da olsa yersiz bir gerekçe ile öfkeye kapılınmamasını vurgulamaktadır. Hırslı, bencil, çıkarcı olmamak gerektiğidir. Nitekim Allah mü’minlere atıfta bulunarak şöyle buyurmaktadır:
“O (koruna)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfke(leri)ni yutkunurlar, insanları affederler. Allah’da güzel davrananları sever.”
Bu ayet mü’min’in, mal ve çıkarları uğruna saldırgan davranışlarda bulunmaması aksine ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunması gerektiğini; bu konu da saldırganlığa itecek davranışlardan kaçınıp öfkesini yenmesinin güzel bir davranış olacağını vurgulamakta ve mü’minlerin sıfatı olarak vermektedir. Ayrıca kendilerini öfkelendirecek davranışlara karşı bağışlayıcılığı ön plana almalarının güzelliğine işaret etmektedir.
3.Öfkenin Yarattığı Fizyolojik Çirkinlik
Öfke, insanın bedenini ve ruhunu hatta zihni fonksiyonlarını tahrip ettiğini; bu nedenle tutum ve davranışların kontrolünden çıkardığını belirtmiştik. Zihinsel iktidarsızlığı ve ruhsal taşkınlığı ile insanın fizyolojisi diğer bir deyişle bedeni davranışı ilkelleşir, vahşileşir ve çirkinleşir. Allah buna işaret ederken şöyle buyuruyor:
“Dileseydik elbette onu ayetlerle yükseltirdik, fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı şu köpeğin durumuna benzer; üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur, işte ayetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat ki belki düşünür (öğüt alır)lar.”
4.İnanç Farklılığının Yarattığı Öfke
İnanç farklılığı öfkeyi doğurabilir. Fakat, mü’min bu ilkelliği yenen kimsedir. Dost edinmese dahi farklı inançtaki insanlara hoşgörülü ve sevecen hareket eder. Ne yazık ki kafirler bu hoşgörüyü iki yüzlü olarak ortaya korlar. Kalplerinde pusuya yatan bir öfkeye sahiptirler. Allah yarattıklarını en iyi bilen olduğu için bu konuda mü’minleri ve kafirleri şöyle tasvir etmektedir.
“İşte, siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler. Kitabın hepsine inanırsınız. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı öfkeden parmak uclarını ısırırlar. Deki: “öfkenizden ölün”! şüphesiz Allah, göğüslerin özünü bilir.”
- Hadislerde Öfke
İnsanları affetmek en büyük meziyettir, büyüklerin işidir. Allah’ın Resulu hiç bir zaman nefsi için öfkesine kapılmamış, intikam almamıştır. Ancak, Allah’ın yasaklarının çiğnenmesine de müsaade etmemiştir. İnsanın nefsini ilgilendiren konularda öfkesine hakim olmak, Allah’ın emridir. Fakat kamuyu ilgilendiren konularda adaletin bozulmasına göz yummamak lazımdır. Peygamberimiz öfke ile ilgili yalın, çarpıcı üslubu dikkat çekicidir.
“Bir adam Resulullah’a - “Bana bir öğütte bulun” dedi. Resulullah ona: -“Öfkelenme” dedi. Adam başka bir öğüt daha istedi. Resulullah yine ona: “ Öfkelenme” dedi.” Bu olay, öfkenin ne ölçüde bedensel ve ruhsal hatta zihinsel bir yıkımı getirdiğini, peygamberimizin ilk iki öğütünde de “öfkelenme” demesinde yatmaktadır. Çünkü öfke, kişiler arası ilişkilerde dolayısıyla sosyal hayatta onarılamaz yaralar açar.
Hz. Peygamber, bu ruhsal, bedensel ve sosyal yapının yıkımının arkasında öfke olduğunu dolaylı bir mesajla: “Öfke şeytandandır” diye buyurarak şeytanın bütün negativitelerini diğer bir deyişle şeytanın bütün yıkım faaliyetlerini ve öfkenin önemini belirtmiştir.
C-Hadislerde Öfkeyi Yenme Yolları
1.Susmak (sözlü tahriklerden ve saldırılardan kaçınmak).
Hz. Peygamber’in: “Sizden biriniz öfkelendiğinde sussun.” diye buyurması, kişinin öfke anında ilk işin susmak olması sözlü olarak yapılabilen bütün taşkın ve çirkin davranışlardan kaçınması demektir.
2.Zihni Güzele Yöneltme, Allah’ı Anma.
Bir hadisi kudsi de Allah buyurdu: “Ey Ademoğlu, öfkelendiğin zaman beni an ki, ben de öfkelendiğim zaman seni anayım. Seni mahvettiğim kişilerden etmeyeyim.”
Diğer bir hadiste: “Bir adam kızdığında “Allah’a sığınırım” dedi, öfkesi dindi.” deniyor.
3.Öfkeyi Sindirme
Hz. Peygamber: “Allah indinde kişinin yuttuğu en sevaplı yudum, Allah’ın rızasını düşünerek kendini tutup, yuttuğu öfke yudumudur.” buyurmuştur.
4. Öfkede Dua Okuma
Peygamberimiz, Ayşe validemize öfke anında okunacak dua öğretmesi, duanın, öfkenin kontrolünde önemli psikolojik bir yaptırımının söz konusu olduğunu gösterir.
5.Vücudu Saldırgan Duruştan Geri Çekmek
Peygamberimizin bir sözlerinde: “... Kızdığın vakit ayakta isen otur, oturuyorsan yaslan, yaslanmış isen yere uzan.” buyurmuştur.
Bu hadisin lafzını esas almak gerek pratik açıdan, gerekse aklı açıdan uygun olmasa gerekir. Peygamberimizin bu sözleriyle vücudun öfke anında saldırganlık duruştan geri çekmeyi kastettiği kanaatindeyiz. Çünkü, bu hadis ancak o zaman genelleştirilebilir. Şöyle ki, sokakta veya çirkin koşulsuz bir ortamda öfkelendiğimizi düşünün... Hadisin lafzını esas alırsanız çamurlu veya ıslak bir yerde iseniz, yerlere uzanmanız gerekebilir. Kanımca istenen bu olmamalı gerekir.
6.Faydalı Bir İşe Yönelmek
Hz. Peygamber: “Sizden biriniz öfkelendiği vakit su ile abdest alsın” buyurmuştur.
Eğer ortam uygunsa, (örneğin evde iseniz) bu hadis lafzî mana ile uygulanabilir. Fakat, her yerde su ile abdest alma imkanı olmayabilir. O zaman hadisin maksadı hayırlı başka bir işe yönelme olduğu kanaatı doğuruyor. Doğrusunu Allah bilir.
D-Öfkeyi Yenmenin Fazileti
Öfkesini yenen insanlar şu faydalara ulaşmış olur.
-Allah çirkinlikleri örter.
-İnsanı nefsine karşı emin kılar.
-Ahirette mükafat vardır.
-Öfkenin doğurduğu zararlardan emin olur.
-Diğer insanlarla münasebeti bozulmamış olur.
-Öfkenin yarattığı bedensel, ruhsal ve zihinsel olumsuzluklardan arınmış olur.
E-Öfkeyi Yenme Küskünlüğe Yol Açmamalı
Bilindiği gibi aklın iki örtüsü vardır. Öfke ve şehvet. Akıl ne zaman bunlardan biriyle örtülürse geçici ve faydasız şeylere yönelir, ruh uygun olmayan arzulara karşı dirençte başarılı olamaz. Bazen de saldırganlık imkanını bulamayan kişiler öfkeyi yutar görünür, ama pusuda bekleyen düşman gibi hasmının açığını kollar. Bu kindir.
Kin, öfkeyi dışarı çıkarmayıp içte saklamak suretiyle benimsenen kötü bir haldir, aynı zamanda haramdır.
“Resulullah; karşılıklı saldırganlığı ve kinleşmeyi yasak etmiş, Müslüman’ın Müslümanla üç günü aşan dargınlıklarını helâl görmemiştir.
Diğer bir hadiste Resulullah: “Biliniz ki insanlar farklı tabakalarda yaratılmıştır. Kimi geç kızar, çabuk barışır. Kimi çabuk kızar, çabuk barışır. Bunlar birbirlerine yakındır. Kimi çabuk kızar geç barışır. Biliniz ki bunların en hayırlısı geç kızıp çabuk barışan; en kötüsü de çabuk kızıp geç barışandır” şeklinde buyurmuştur.
F-Öfkede Orta Yol
Öfkenin dereceleri vardır. Tamamen öfkesizlik doğru olmadığı gibi aşırı taşkınlıkta kötü görülmüştür. Gazzali’nin tespitine göre imam Şafii (ö.150/204) buyurmuştur ki: “Hangi şahısta din gayreti ve milli şuur yoksa o kimse eşekten farksızdır” çünkü, mal, can ve namus bu öfke kuvvetiyle korunabilir.
II. KORKU
Korku, insanın ezeli ve temel duygusudur. İslam Dini’nde Allah korkusu Allah sevgisinden öndedir diyenler vardır. Fakat bu korku, belli bir bilgi seviyesinin kazanılmış olmasının sonunda oluşacak korku olmalıdır. Gönül büyüklerinin sözünü ettikleri korku, tipik bir korkudur, onu eşkıyadan korkmakla bir tutmamak gerekir. Diğer bir deyişle Allah’tan korkmak, O’nun dışındaki şeylerden korkmaya benzemez. Onun benzeri olmadığı gibi O’ndan korkmanın da benzeri yoktur. Öteki korkulardan farklı olarak Allah korkusunun kaynağı ve hedefi aynıdır. Bağdatlı Veli Nûri (295/907) bu korkuyu “Rabden Rabbe” diye tanımlamıştır. Allah korkusu, insanlığın en büyük ve değişmez korkusu olan ölüm korkusundan da farklıdır.
Kur'an ve hadislerde korku mistik bir açıdan ele alındığını ve bu korkunun ümit ile dengelenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Kur'an-ı Kerim’de korku kelimesi derecelerini ve içeriklerini vurgulanması bakımından farklı kelimelerle ortaya konmuştur.
- Ayetlerde Korku
Kur'an’da korkudan bahseden ayetler, korkunun varlığını çeşitli ilişkiler kurarak dikkati çekmektedir. Biz sadece bir kısmına değineceğiz.
1.Korku - İbadet İlişkisi
Allah Kur'an’da Peygambere emrederek şöyle buyurmaktadır:
“Deki: Ben Peygamberlerin ilk defa geleni değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum, ve ben apaçık uyarıcıdan başkası değilim.”
Ayet, çok çekici prensipleri içermektedir. Allah’tan aldığı vahyi yaşayan ve bu vahyi insanlara aktaran, sonra onu yaşayışları ve sözleriyle beyan eden, örneklendiren bir Peygamber dahi Allah’ın cezalandırmasından mutlak manada emin olmadığını öğrenmekteyiz. Hiç bir şey Allah’ın gazabından emin kılamaz. Tek şey hariç, oda Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınarak Allah’ın rahmetine, lütfuna sığınmaktır.
İbadet eden Allah’a yönelmiştir. Allah’ı bilen O’ndan başkasına güvenemez, başkasına güvenmemek önce nefisine güvenmemeyi gerektirir. Kul, kulluğunun niteliklerinden olan ibadete güvenince, Allah’ına ortak tanımış olur. İbadetler O’nunla ilişki elde etmek için yapılır. Onun yanında ikinci dayanak bulmak için değil. Korku namazının literatürümüze girmesi buna en güzel delildir.
2.Korku - İlim İlişkisi
Allah Kur'an’da: “Kulları içinde ancak bilginler Allah’tan gereğince korkarlar” buyurmaktadır.
Kur'an imanı bir beyyine üzerine olma hali gördüğünden ve bilgisizliği körlük kabul ettiğinden, Allah’ı tanıma bahtiyarlığını, öncelikle bilginlerin nasibi olarak göstermiştir. Çünkü Kur'an’a göre “Bilenlerle bilmeyenler bir olmaz” “Körle gören aynı değildir”.
İmanın fazileti, ilmin fazileti iledir. Amellerin değeri, ilme dayanmaları oranındadır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer gerçekten inanan insanlar iseniz kendisinden korkmanıza en layık olan Allah’tır.
Allah, başka bir ayette cehaletten kaynaklanan korkuya işaretle: “Onların kalplerinde sizin korkunuz Allah’ınkinden fazladır. (Allah’tan çok sizden korkarlar). Böyledir, çünkü onlar anlamaz bir topluluktur” buyurmaktadır.
3.Korku, Davranış ve Dua ilişkisi
Korkunun davranışa etkisi büyüktür. Kaçış veya sığınmayı getirir. Sığınmada boyun eğmeyi, eman dilemeyi ve dileği doğurur. Nitekim Allah: “Gerçekten onlar, hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi” buyurmaktadır.
Ayette, Allah’tan duyulan korkunun dünyada güzel, hayırlı davranışlara götürür. Davranışların maksadını unutmamak için ümit ve korku dengesini yakalayarak dua edilir. Secde süresinde: “Yanları yataklardan uzaklaşır (gece teheccüd namazı kılmak için yanlarını yataklarından ayırıp kalkarlar) korkarak ve umarak Rabbine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar” deniyor.
4.Korku - Ümit Dengesi
Allah’ın rahmeti her şeyi kaplamıştır. Allah kendinden ümit kesilmemesi gerektiğini şöyle beyan eder: “Deki nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir”. Yalnız Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.
Korku ümit dengesi dosdoğru yolda “sırat-ı müstekim” de yürümeyi sağlar. Dini korkunun şiddetle yaşanması (sapıtma endişesi) kaçınılması mümkün olmayan bir şeydir. Aşırı güvende kulluğu ihmale götürür.
Güzele, hayra, doğruya yönelmede aksiyonu, bazen ümit bazen korku tarafından döllenir.
- HÜZÜN
- Ayetlerde Hüzün
Kalbin hüzünlü ve kederli olması, gaflet vadilerine dalmamak için mühim bir unsur olarak değerlendirilir. Hüzün ile korku arasında fark vardır. Hüzün geçmişle ilgili korku gelecekle ilgilidir. Allah Kur'an’da mallarını Allah yolunda sarf ederek güzel iş yapanlara dikkat çekerek geleceklerinden kaygı duymayacaklarını ve geçmişlerindeki tutumlarından dolayı pişmanlık içinde kıvranmayacaklarını beyan ediyor. Korku ve hüznün davranışlara olan ilişkisini belirtiyor.
Bu manada hüzün bir oto kontroldür. Diğer bir deyişle bir vicdan muhasebesidir. Müspet yanları içerir. Geçici çıkarları tutku edinmek kişiyi sık sık hüzünlendirir. Bunalımlara sokar. Ümitsizliğe, ve yıkıma götürür. Kur'an’da: “Başınıza gelecek olayları önceden bir kitaba yazdık ki) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiğiyle sevinip şımarmayasınız. Çünkü Allah kendini beğenip övünen kimseleri sevmez” buyuruluyor.
1.Ayetlerde Hüzün Türleri
a-“Güneş büzüldüğü zaman, yıldızlar kararıp döküldüğü zaman” ayetinde geçen “keder” kelimesini İsfehani: “mutluluğun, safi olmanın zıddı; kötü, ölü hayat olarak tarif etmektedir. Bu tür, insanı en çok bunalıma götüren psikolojik çökkünlük türüdür. Burada ümitsizlik hakim durumdadır.
b- “Onlara üzülme tuzak kurmalarına da sıkılma” “Elçi, arkanızdan sizi çağırırken siz boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bundan dolayı Allah, size gam üstüne gam verdi ki, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene hüzünlenmeyesiniz. Allah yaptıklarınızı duymaktadır”
Ayette “ğamm” ve “hüzn” kelimeleri beraber kullanılmaktadır. Hüzün giderilerek gam üstüne gam verilmektedir. Elbette ki bu iki kelimenin birbirinden farkı vardır. İsfehani: “ğamm” kelimesini: “Bir şeyin örtülmesi” olarak tarif etmektedir. Örtmekten kasıt hüzün sebebinin, kişinin kendi yaptıklarında araması ve kendini sorgulamasıdır. Buna vicdan muhasebesi (iç kontrol) da denir. Bu tür hüzün en makbul olandır. Mütefekkirler, mutasavvıflar buna önem verirler. İslam Tasavvuf Tarihinde hüzün ekolleri dahi kurulmuştur.
c- Ayette geçen “hüzn” insanı bunaltan olumsuzlukların -kaynağı ve şekli ne olursa olsun- dıştan gelmesiyle oluşan psikolojik çökkünlük halini ifade etmektedir. İsfehani’nin ifadesine göre hüznün oluşumunda kişinin bir katkısı yoktur. Elinde olmayan şekillerle oluşur. Ğam’da bireyin katkıları vardır. Bazen bilerek, bazen bilmeyerek olabilir. Yanlışlarda ve kötülüklerde ısrar etmek; kişiyi kaygılı ve çekilmez bir hayatın içine iter. Kur'an’da: “Artık kazandıkları işlere karşılık az gülsünler çok ağlasınlar” buyurulmaktadır.
d-“Bir peygamberin aşırması, hiyanet etmesi olur şey değildir. Kim emanete hiyanet eder, aşırırsa kıyamet günü, aşırdığını boynuna yüklenip getirir. Sonra herkese kazandığı tastamam verilir, hiç bir haksızlığa uğratılmazlar” “Göğüslerinde tasadan ne varsa hepsini çıkarıp atmışızdır. Altlarında ırmaklar akmaktadır.”
Ayetlerde geçen tasa ( ) büyük yanlışları işleme endişesi ve ihanetten kaynaklanan tedirginliğe işaret etmektedir. İlk ayette ihanet kötülenmektedir. İkinci ayette “tasa” yani ihanet etme endişesi giderildiğini açıklanmaktadır.
- Hadislerde Hüzün
Yukarda “ğamm”’ın bir vicdan muhasebesi (iç kontrol) olabileceğini söylemiştik. İşte, Peygamberimiz davranışlarını kontrol etmede vicdanları teşekkül etmiş insanlara atfen: “Kötülüğün seni üzüyor, iyiliğin de seni sevindiriyorsa artık sen mü’minsin” buyurmaktadır.
İnsanın, gerek kendi psikolojik yapısındaki olumsuz etkenler, gerekse kendi dışındaki dünyanın olumsuz etkileri, vicdanının yanılmasına ve pasifleşmesine yol açmaktadır. Nitekim nice ahlaksız ve caniler vardır ki, işledikleri kötülüklerden -elem ve üzüntü hissetmekten şöyle dursun- sadistçe bir zevk ve haz duyarlar.
İnsan davranışlarından ötürü elem duyabilir. Bu vicdan muhasebesi noktasında yararlı bulunmuştur. Fakat kişi, ısrarla yaptığı yanlış davranışlarından veya elinde olmayan nedenlerle benliğini rahatsız eden olaylardan sebep bir kabus halini yaşayabilir. Kişi bu halde artık psikolojik yönden çöküyor demektir. Ümitsizlik kişinin bütün benini kuşatmışsa, kişi artık insanlar için bir saatli bomba gibidir. Bu bir tür öfkedir. Kendi benliğine yöneltirse intihara kadar gidebilir.
Peygamberimiz insanın bilincini kemiren hatta rüyalarında kabusa dönüşen hüzne, şeytanın bütün negativitelerini atfederek: “Hüzünlendiren rüye şeytandandır” buyurmuştur.
Hüzün, insanları birbirinden uzaklaştıran bir heyecan olduğu için iticidir. Sempatik olamayan sıkıcı davranışlar sergilenmesine neden olur. Bundan ötürü karı-koca arasındaki ilişkileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Cinsel yaşamda başlayan sorun tüm aile hayatını etkisi altına alabilir. Peygamberimiz: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kadına, hiç kimse için üç günden fazla matemli olmak helâl değildir. Ancak kocası için, dört ay on gün matemli olmalıdır.” buyurmuştur. Bu hadisten üç temel hüküm çıkarılabilir.
1.Hüzün insanlar arası ilişkilerde olumsuz yönde etkileyicidir.
2.Bir kadın kocası haricindeki yakınları için veya herhangi bir nedenle aile hayatını etkileyecek sürede hüzünlü kalması doğru değildir.
3.Eğer kadının kocası ölmüşse iddet süresi dolana kadar -(ki bu sürede kadın evlenemez) diğer evlenebilme yasağı olmayan erkeklere karşı sempatik bir tutum ve davranışlarda bulunmaması gerekmektedir.
- SEVİNÇ VE SEMPATİ
A-Ayet ve Hadislerde Sevinç ve Sempati
Sevinç, insanları birbirine en çok yaklaştıran bir duygudur. Daha önce de ifade edildiği gibi gülme ve mutluluk bile kişisel gayeler için kötüye kullanılabilir. İnsan çoğu kez elde ettiği imkanları değerlendirerek bol servet ve iyi makam sahibi olabilir. Bundan ötürü kişi, şımarık ve gurur gibi insanlar arası ilişkileri yozlaştıran, bozan tavır ve davranışlara yönelebilir. Kullarını en iyi bilen Allah: “Aşırı sevinerek şımarma, Allah şımarıkları sevmez” diye ikaz etmektedir.
Allah yanlış davranışlarda bulunup sevinen ve katkıları olmayan hayırlı işlerle övünenlere atıfta bulunarak: “O ettiklerine sevinen, yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenlerin, azaptan kurtulacaklarını sanma, onlar için acı bir azap vardır”buyuruyor.
Dünyada elde ettikleriyle kibire, gurura kapılıp başkalarına karşı üstünlük aracı olarak kullanan insanlar için, Allah: “Bu durum, sizin yeryüzünde haksız olarak sevinmenizden ve böbürlenmenizden ötürüdür. Cehennemin kapılarından girin, orada ebedi kalacaksınız. Kibirlenenlerin sonu ne kötüdür” buyurmaktadır.
Bunlara karşılık Allah’ın verdiği nimetlerden ötürü şükreden ve şükründe azmin devamını dileyen kulunu şöyle örneklendiriyor: “(Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi: “Rabbim, bana ve anama, babama lütfettiğin nimete şükretmemi, senin beğeneceğin faydalı bir iş yapmamı gönlüme ilham eyle ve rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat”.
Aşırı gülme hem başkalarını kırabilir hem de insanlardan yardıma muhtaç olanların durumlarını görmeyi engeller veya ihtiyaç sahiplerine karşı acıma ve yardımın oluşumuna engel olur. Bunu bilen Peygamberimiz: “Çok gülmeyin çünkü çok gülme kalbi öldürür” buyurdular.
Sempatik, yardım sever takılarak insanlara yapılacak yardımı, istismar aracı olarak kullanılmamalıdır. Yardıma ihtiyacı olan insanlar kendilerine el uzatanlara sevgi beslerler. Ama bu sevgiyi acıya dönüştüren gösteriş meraklıları (riyakarlar) vardır. İşte Allah, bu istismarcılara atıfta bulunarak: “Güzel bir söz söylemek ve affetmek, arkasından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır” buyurmaktadır.
Sadece önemine değindiğimiz bu konu Kur'an’da bir çok kelimeyle anlatılmaktadır.
- HAYA VE SIKILGANLIK
A-Ayet ve Hadislerde Haya ve Sıkılganlık
Haya, Allah korkusuyla günahtan kaçınma... Sözlük anlamında utanma ve namus demektir. Cüneydi Bağdadi: “Haya, nimetleri ve bunlara karşı şükürde kusurunu görmendir. Bu iki görmeden doğan hale haya denir. Haya kişiye çirkin işleri bıraktıran; hak sahibine, hakkını ödemekte ihmalden alıkoyan bir huydur.”
Halk arasında haya, sıkılganlıkla genelde karıştırılır. Yapılması gereken olumlu davranışları dahi etkileyen, yakışıksız, gereksiz davranışları sergileten sıkılganlık, asla haya anlamına çekilmez. İsfehani, Müfredat’ında; “haya” kelimesinin bir kaç türlü kullanımlara müsait olduğunu belirtmektedir. Sonra konumuzla ilgili kullanımına işaretle: “Haya, akıllıca iş yapma kuvveti” diye tarif etmektedir. Anlaşılıyor ki akıllıca iş genelde akıl sahiplerine özgüdür. Aklı olmayanın imanı olamayacağı açıktır. Akılsız vahyin prensipleriyle yükümlü tutulamaz. Peygamberimiz: “Haya imandandır. İmandan sonra aklın başı haya ile güzel ahlaktır.” buyurmuştur.
Örfen haya edip utanılacak bir kısım sorunların sorulması veya açıklanması hususunda dinimiz haya aramaz. Bir başka ifadeyle haya gerekçesiyle o çeşit konulara değinilmemesini; ihmal edilmesini doğru bulmaz ve buna haya denmez. Peygamberimiz yeri geldiğinde o tür konulara şu ayeti okuyarak girmiştir: “Allah gerçeği söylemekten çekinmez.”
Bazı hadis şerhlerinde: “Haya, halkın ayıplanması endişesinden ötürü insana arız olan sıkılma halidir” diye tarif edilmiştir. Bu tarif yanlış anlamalara yol veren eksik bir tariftir. Örneğin tarif şöyle yapılabilirdi: “Haya, halkın, çirkin işleri kınaması kaygısından ötürü insanda ortaya çıkan bir sıkılma halidir.” Peygamberimiz: “Haya, ancak hayır getirir” buyurmuştur. Halbuki bazı sıkılganlıklar hayri dahi götürüyor. Kısaca haya, güzel, hayırlı işlerde sıkılma değil; çirkin, kötü işlerden kaçınma halidir.
“Haya imandandır.” “Hayanın hepsi hayırdır” şeklindeki Peygamberimiz sözlerini, olumlu bir iş yapılması sırasında insanda meydana gelen sinir tutukluğuyla bağdaştırılması ne akla ne de nakle uygundur.
Hz. Peygamber: “Edepsizlik ve çirkinin girdiği şey çirkinleşir, hayanın girdiği şeyde güzelleşir” buyurmuştur. Edepsizlik diye tercüme ettiğimiz kelime fuhş’dur. Fuhş, günah ve günah işlenecek yerden çirkinliği fazla olanlara denmiştir. Söz ve fiilden açık şekilde çirkin olanlar hep fuhş kelimesiyle ifade edilmiştir. Zinada günahların en çirkini olanlar hep fuhş kelimesiyle ifade edilmiştir. Konumuz olan hadisteki fuhştan çirkin ve kaba sözlerin kastedildiği umumiyetle benimsenmiştir. Ancak kaba ve sert davranışın kastedildiği de söylenmiştir.
Kur'an’da: “İnsanlar içinde edepsizliğin yayılmasını isteyenler için dünyada da, ahirette de acı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” buyrulmaktadır.
|